“Hayat aslında bir boşluk olabilir… Ama insan yine de sabah alarmına uyanmak zorunda kalıyor.”
Bu cümle, varoluşsal boşlukla günlük saçmalıkların çarpıştığı o komik gri alanda dans ediyor. “Hayatın bir anlamı yok” diye düşünebilirsin, evren anlamsız bir sessizlik içinde dönüyor olabilir… ama o alarm yine de 07:00’de çalıyor, ve işe geç kalınca açıklama olarak “yaşamın anlamsızlığına daldım” demen pek işe yaramıyor.
Hayatın anlamını ararken, bazen boş bir çay bardağından ya da üç gün boyunca düşünülüp sonra vazgeçilen bir online alışveriş sepetinden daha dolu hissetmediğimiz anlar olur. Evrenin sonsuzluğunda, milyarlarca yıl süren bir tarihin ortasında, birkaç on yıl nefes alıp verip “acaba brokoli mi sağlıklı, yoksa çiğ badem mi?” diye tartışmak da cabası.
Şüpheci düşünce bu noktada devreye girer: “Tüm bunlar gerçekten de bir anlam taşıyor mu, yoksa büyük bir kozmik şaka mı izliyoruz?” Fakat garip olan şu ki, bu şakaya gülüp geçemiyoruz; çünkü kira günü yaklaşıyor.
Yani evet, belki hepimiz kozmik bir boşluktayız; ama çamaşırlar yıkanacak, faturalar ödenecek, ve kahvenin bitecek olması seni yine de markete götürecek. Hayat boş olabilir, ama sorumluluklar gayet dolu.
En azından bu boşlukta güzel bir kahve içip, birkaç güzel insanla gülümseyebiliyorsak, belki de mesele onun anlamlı olması değil; bizim anlam katmamızdır. Hem zaten dolu hayat dediğin nedir ki? Belki de sadece daha iyi organize edilmiş bir kaostur.
Dip Not: Hayat sandığınızdan daha derin ve daha dolu; görebilene…





