
“Karşımıza erken çıkmış insanları, yolun dışına sürerken; bir gün geri dönüp, onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz? Hayat her zaman cömert davranmaz bize. Tersine, çoğu kez zalimdir. Her zaman aynı fırsatları sunmaz. Toyluk zamanlarını ödetir, hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün. Bir akşamüstü yanımızda kimsecikler olmaz; ya da olması gerekenler yanımızdakiler değildir.” Murathan Mungan
Sosyal bilimsel açıdan bakıldığında, bireyin gelişim evreleriyle, ilişkisel farkındalık düzeyi arasında bir boşluk vardır. Gençlik ya da “toyluk” dönemlerinde, insanlar henüz duygusal olgunluğa ulaşmamışken, karşılarına çıkan değerli ilişkileri tanıyamaz, sürdüremez ya da hakkını veremez. Toplumsal beklentiler, bireyin içsel hazırbulunuşluğu ve duygusal okuryazarlık eksikliği nedeniyle, değerli insanlar elden kaçırılır.
Zaman ise bu farkındalığı geç getirir. Yaşla birlikte artan içgörü, geçmişte hoyratça harcanan duyguların ve ilişkilerin anlamını açığa çıkarır. Bu geç gelen farkındalık, pişmanlığın ve yalnızlığın temelini oluşturur. Sosyolojik olarak bu, geç modernitenin bireyi yalnızlaştıran doğasına da işaret eder: Hızlı tüketilen bağlar, yüzeysel ilişkiler ve duygusal derinlikten yoksun temaslar.
Spiritüel çerçevede bu cümle, “karma” veya ruhsal olgunlaşma süreciyle ilişkilendirilebilir. Karşımıza çıkan kişiler, rastlantı değil; ruhsal derslerdir. Erken karşılaşılanlar, çoğu zaman sınavlardır; hazır olmadan tanıştığımız, ancak geriye dönüp baktığımızda ne kadar kıymetli olduklarını anladığımız insanlar. Evrensel yasalar bize her zaman aynı fırsatı sunmaz. Hayat bazen öğretmek için verir ama her zaman cömert davranmaz.
“Ya da olması gerekenler yanımızdakiler değildir…” Yalnızlığın nicelik değil, nitelik meselesi olduğunu ortaya koyar. İnsanlar arasında olmak, gerçek anlamda biriyle ‘birlikte’ olmak anlamına gelmez. Bazen kalabalıklar içinde bile yalnız hissederiz; çünkü yanımızda olanlar, iç sesimize, değerlerimize, geçmişimizin derin izlerine eşlik eden insanlar değildir. Bu, ilişkisel bir yoksunluk halidir. Zamanında değerini bilemediğimiz bağlar kopmuş, yerini dolmayan boşluklar almıştır. Nihayetinde, hayatın en acı derslerinden biri şudur: Herkes gelir ve gider, ama bazılarının bir daha asla gelmeyecek olması o gidişi büyütür.





